Rumûzü`l Kur`ân-5
10,00 YTL
Ebat:13,50x19.50, Sayfa:224, Şamua Kağıt, İplik Dikiş
Rumûzül Kurân-5
(Bakara Sûresinin 62. Âyet-i Kerimesinin Müfessirîn-i İzâma Göre Tefsir ve İzâhı Hakkındadır)
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ
اِنَّ الَّذينَ آمَنُوا وَالَّذينَ هَادُوا وَالنَّصَارى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الْاخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَلَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ
“Tahkík, zâhiren îmân edenler veyâ îmânlarında sebât etmeyenler, muharref olan Yahûdîlik dînine girenler, muharref olan Hıristiyanlık dînini kabûl edenler ve bâtıl olan Sâbiînlik dînine tâbi’ olanların îmân ve amelleri geçerli değildir ve onlar ehl-i necât değillerdir.
Ancak, münâfıklar nifâkı bırakıp, îmân edenler îmânında sebât gösterip, Yahûdîler muharref olan Yahûdîlik dînini, Hıristiyanlar muharref olan Hıristiyanlık dînini ve Sâbiînler de bâtıl olan Sâbiînlik dînini terk edip başta Hazret-i Muhammed (asm) olmak üzere bütün peygamberlerin ve yine başta Kur’ân-ı Azîmüşşân olmak üzere bütün İlâhî kitâbların beyân ettiği şekilde Allâh’a ve âhiret gününe îmân ederse; yâni bütün peygamberlere, bütün kütüb ve suhuf-i semâviyyenin asıllarına inanırsa ve amel-i sâlih işlerse; yâni vahy-i semâvîye göre amel ederse; bunların îmânları ve amelleri geçerlidir ve bunlar ehl-i necâttırlar. Onlar için Rab’leri katında mükâfatları vardır, onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.”
“Rumûzü’l-Kur’ân (5)” adlı bu eserimiz, meâlini verdiğimiz Bakara sûresinin 62. âyet-i kerîmesinin tefsîri hakkındadır.
Cenâb-ı Hak, şu kâinâtı iki nokta-i mühimme için halk etmiştir:
Birincisi: Kâinâtta yaratmış olduğu san’atlı ve muntazam eserler vâsıtasıyla Kendisini bin bir isim ve sıfâtıyla tanıttırmaktır. Buna mukábil, bu san’atlı eserlere bakarak îmân ile mukábele etmeleri için zîşuûrları, husûsan nev-i beşer ve cin tâifesini yaratmıştır.
İkincisi: Yaratmış olduğu her şey, aynı zamânda birer ni’met ve rahmet eseridir. Bununla Kendisini bin bir isim ve sıfâtıyla sevdirmek istiyor. Buna mukábil, amel-i sâlih işlemek sûretiyle hakíkí şükür ve ubûdiyyet-i kâmile vazîfesini îfâ edecek zîşuûrları, husûsan nev-i beşer ve cin tâifesini bu meydân-ı imtihân olan dünyâya göndermiştir.
Evet, Hálık-ı kâinâtın, ıbâdından istediği ve ıbâdını onun için yarattığı ve kâinâtın da sebeb-i vücûdunu teşkîl eden en yüksek hakíkatler ve en ulvî mes’eleler, îmân ve amel-i sâlih hakíkatleridir. Bu hakíkatleri, cin ve inse ders veren ise, başta Kur’ân-ı Azîmüşşân olmak üzere bütün kütüb ve suhuf-i semâviyye, yine başta Hazret-i Muhammed (asm) olmak üzere bütün peygamberân-ı izâm hazerâtıdır.
Demek, kâinâtın meyvesi, nûru, rûhu, esâsı, temeli, “îmân ve ubûdiyyet-i insâniyye”dir. Bu îmân ve ubûdiyyet-i insâniyyenin, kabûl-i İlâhî ve marziyyât-ı Rabbâniyye dâiresinde olabilmesi için de, semâvî kitâbları ve peygamberleri dînlemek mecbûriyyeti ve mükellefiyyeti vardır.
Evet, Hálık-ı kâinât, ıbâdından iki vazîfe istemektedir:
Birinci vazîfe: “Îmân”dır. Îmân ise; semâvî kitâblar ve peygamberler, erkân-ı îmâniyyeyi, bâhusûs îmânın iki kutbu olan “Allâh’a ve âhiret gününe îmân”ı bir bütün olarak ele alıp bizlere nasıl ders vermiş ve ta’rîf etmiş ise, ancak o şekilde elde edilebilir. Bunun dışında kalan inançlar, bâtıl ve merdûddur.
Meselâ: Bütün semâvî kitâblar ve peygamberlerin “tevhîd-i İlâhî”den kasdı, sâdece tevhîd-i zât değildir ki, bir insân, Allâh’ın varlığını ve zâtında bir olduğunu kabûl etmekle tevhîde girmiş olsun ve netîcede ehl-i necât ve ehl-i Cennet olsun! Belki bütün semâvî kitâbların ve peygamberlerin nev-i beşerden istediği hakíkí tevhîd şudur ki; “tevhîd-i zât”la berâber, “tevhîd-i şuûn, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i esmâ ve tevhîd-i ef’âl”e birden inanmaktır.
Çünkü, Allâh’ın zât’ının künh-i mâhiyyetini bilmek mümkün değildir ki, sâdece zât-ı İlâhî’yi kabûl eden bir insân, hakíkí tevhîde girmiş olsun! Zîrâ, Kur’ân, لَيْسَ كَمِثْلِه شَىْءٌ1 âyetiyle zât-ı İlâhî’nin şerîki, şebîhi, misli ve misâli olmadığını ifâde ettiği gibi; esmâ, sıfât ve şuûnâtında dahi şerîki, şebîhi, misli ve misâli olmadığını ifâde ediyor
Evet, Allah (cc) ancak ef’âl, esmâ, sıfât ve şuûnâtıyla bilinir, tanınır; ve hakíkí ma’nâda îmân-ı billâh, ancak bunlarla tahakkuk eder. İlâhî kitâblar olmazsa, peygamberler de o kitâbları bize açıklamazsa, -çünkü, semâvî kitâbları tebyîn vazîfesi peygamberlere âittir- beşer kendi başına veyâ bir başkasının fikrine dayanarak hakíkí tevhîdi bulamaz ve kendisini şirk bataklığından kurtaramaz.
O hâlde, semâvî kitâblar ve peygamberlere dayanmadan, bir beşer, zât-ı İlâhî’yi kabûl etse de; “tevhîd-i şuûn, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i esmâ ve tevhîd-i ef’âl”i elde edemez. Tevhîdin bu kısımlarında kendisini şirkten kurtaramaz.
İşte, kâfirlerin ekserisi, sâdece Allâh’ın zât’ını kabûl edip, tevhîdin mezkûr aksâmında şirke düştükleri için, Kur’ân ve semâvî kitâblar nazarında “müşrik” kabûl edilmişlerdir.
Şu hâlde peygamberler, semâvî kitâblar vâsıtasıyla kitâb-ı kebîr-i kâinâtın, tevhîdin mezkûr aksâmına vech-i delâletini nasıl beyân etmişlerse ve nasıl ders vermişlerse, hakíkí tevhîd odur. Bunun dışında tevhîdi bulmak mümkün değildir. Zîrâ, serâser şu kâinâtın, tevhîdin mezkûr aksâmını nasıl ta’rîf ettiğini ancak semâvî kitâblar bildirmiştir. O semâvî kitâbların dellâlları, mübelliğleri ve mütercimleri de ancak peygamberlerdir. Demek, tevhîdi bulmak, ancak semâvî kitâblar ve peygamberlere îmân ve itâatle mümkündür.
İkinci vazîfe: “Amel-i sâlih”dir. Amel-i sâlih ise; evâmir-i İlâhiyyeye inkıyâd ve nevâhî-i İlâhiyyeden ictinâb etmekten ibârettir. Herhangi bir amelin sâlih olması ve marziyyât-ı İlâhiyye dâiresinde bulunması için; Cenâb-ı Hakk’ın kullarına model ve rehber olarak seçtiği peygamberlere ittiba’ etmek ve o peygamberlere vahyolunan semâvî kitâblara tâbi’ olmak ve o ameli, Allâh’ın emri ve peygamberlere tebâıyyet niyetiyle yapmak şarttır.
O hâlde, peygamberlere ittiba’ etmeden, semâvî kitâblara tâbi’ olmadan, Allâh’ın emri ve peygamberlere tebâıyyet niyetiyle olmadan işlenen ameller, aslâ sâlih amel değildir ve, “Onların yaptıkları bütün amellerini, dağılmış zerreler hâline getirerek değersiz kılarız”2 âyetinin sarâhatıyla o amel geçersizdir.
O hâlde, geçerli ve kurtarıcı olan, dünyâ ve âhiret saâdetini netîce veren îmân ve amel, ancak peygamberlerin İlâhî kitâblar vâsıtasıyla ta’rîf ettikleri îmân ve ameldir. Başta Kur’ân-ı Azîmüşşân olmak üzere bütün kitâblar, yine başta Hazret-i Muhammed (asm) olmak üzere bütün peygamberler, sahîh ve geçerli olan îmân ve ameli ta’rîf ettikleri hâlde; bir kısım insânlar, hevâ-i nefislerine tâbi’ olup semâvî kitâblar ve peygamberlerden i’râz ederek, zâhiren îmân etmiş ve sâlih amel işlemiş gibi görünseler de, semâvî kitâblar nazarında onların îmânları ve amelleri geçersizdir.
İşte tefsîrini yaptığımız Bakara sûresinin 62. âyet-i kerîmesi, bahsi geçen iki esâs üzerinde durmaktadır. Yâni:
a) Sahîh ve geçerli bir îmân ve amel-i sâlih, ancak başta Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm) olmak üzere, bütün semâvî kitâbları ve peygamberleri tasdîk etmek sûretiyle kazanılabilir ve ancak böyle bir îmâna sâhib olabilen kimse “ehl-i îmân ve ehl-i necât” olabilir.
b) Semâvî kitâbları ve peygamberleri, bâhusûs Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm)’ı tasdîk etmekten i’râz eden münâfıkların, Yahûdîlerin, Hıristiyanların ve Sâbiînlerin, îmân ve amelleri sahîh ve geçerli olmadığından, onlar ehl-i îmân ve ehl-i necât değillerdir.
İşte mezkûr âyet-i kerîme, bu iki noktada ifâde edilen hakíkatleri esâs alarak gelecek tâifeleri îmân ve amel-i sâlih dâiresine da’vet edip der ki:
“Ey dilleriyle îmân edip, kalbleriyle îmân etmeyen münâfıklar! Peygamberler semâvî kitâblar vâsıtasıyla tevhîd-i İlâhîyi bütün merâtibiyle tavsîf ettikleri, Allâh’a ve âhiret gününe îmânın ve amel-i sâlihin nasıl olacağını ta’rîf ettikleri hâlde; ey onların hak ve hakíkat olan da’vâsından i’râz ederek, hevâ-i nefislerine ve kendi karîhalarına dayanarak Yahûdîlik ve Hıristiyanlık dînlerini îcâd eden Yahûdîler ve Hıristiyanlar! Ey peygamberlerin yolundan inhirâf eden Sâbiînler!
“Sizlerin Allâh’a ve âhiret gününe olan îmân ve i’tikádınız bâtıl ve geçersizdir. Bu îmân ve ameliniz, sizi saâdet ve selâmet diyârı olan Cennet’e kesin olarak götüremez, rızâ-yı İlâhîye vâsıl edemez, ebedî Cehennem’den kurtaramaz. Çünkü, nübüvvet hakíkatine dayanmadığınız için, Kur’ân, sizi bâtıl i’tikádınızdan vaz geçmeye, semâvî kitâbların ve peygamberlerin ta’rîf ettikleri îmân ve amel-i sâlih dâiresine girmeye, bâhusûs Risâlet-i Muhammediyye (asm)’ı tasdîk etmeye da’vet ediyor.
Geliniz, semâvî kitâbların ve peygamberlerin ta’rîf ettiği tarzda îmân ve amel-i sâlih dâiresine giriniz ki, Hálık-ı Rahîm’iniz sizi saâdet-i dâreyne mazhar etsin. Dünyevî ve uhrevî korku ve hüzünlerden sizi emîn kılsın. Allah katındaki asıl mükâfat olan Cennet ve cemâlullah ile müşerref kılmak sûretiyle ebediyyen sizi mes’ûd etsin.”
Kur’ân-ı Hakîm bu beyân ile, o tâifelerin önceden sâhib oldukları îmân ve amellerinin geçersizliğini sarâhaten ortaya koymaktadır. Onları, sarîh ifâde ile, başta Rasûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün peygamberleri tasdîk etmeye da’vet etmektedir.
Hakíkat-ı hâl böyle olduğu hâlde; gizli bir zındıka komitesinin ve o komitenin te’sîri altında kalanların, bu âyet-i kerîmeyi yanlış te’vîl edip delîl göstererek, Yahûdî ve Hıristiyanların ehl-i necât ve ehl-i Cennet olduğunu iddiâ etmeleri, mesnedsiz bir da’vâdan başka bir şey değildir. Zîrâ, bu iddiâ, Bakara sûresinin 62. âyeti ve benzeri pek çok âyât-ı Kur’âniyyenin sarâhatine ve ma’nâsına taban tabana zıttır.
Cenâb-ı Hak, bu nev’i te’vîlât-ı fâsideye kapılmaktan Ümmet-i Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza buyursun ve sırât-ı müstakímden ayırmasın. Âmîn!
İşte, gizli bir zındıka komitesi tarafından âlem-i İslâm içine atılan te’vîlât-ı fâsideden ve bu fâsid te’vîllerden kaynaklanan bâtıl inançlardan Ümmet-i Muhammediyye (asm)’ı muhâfaza etmek niyetiyle sahabe-i kirâm, müfessirîn-i izâm ve fukahâ-i İslâm’ın beyânâtına göre Bakara sûresinin 62. âyet-i kerîmesinin tefsîri hükmündeki “Rumûzü’l-Kur’ân (5)” adlı bu eseri kaleme aldık.
Sa’y u gayret bizden, tevfîk ve hidâyet Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’dendir.
________________________________________
1 Şûrâ, 11.
2 Furkán, 23.