Münâzarât ve Şerhi
12,00 YTL
Ebat:13.50x19.50, Sayfa:352, Şamua Kağıt, İplik Dikiş
Münâzarât ve Şerhi
سْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم
Beşeriyetin ekseriyetle bozulduğu ve hak din olan İslâmiyyetin hakîkatinin âlemde neredeyse tamâmen ortadan kalktığı Âhirzamanda, kaynağı semâvî olan ve adına “Mehdîyet” denen bir hidâyet cereyânı vardır. Bu kudsî cereyânın, her birinin de “Mehdî” denilen üç mümessili vardır. Bu hakîkata Bediüzzaman Hazretleri şöyle işâret ediyor: “Evet bu zaman; hem îmân ve din için, hem hayât-ı içtimâiyye ve şerîat için, hem hukùk-ı âmme ve siyâset-i İslâmiyye için, gàyet ehemmiyetli birer müceddid ister.”
Birinci Mehdî, hakàik-ı îmâniyenin mehdîsidir. Vazîfe-i mânevîyyesi takrîben yüz sene devâm eden bu birinci Mehdî’nin yapmış olduğu vazîfe, diğer iki Mehdî’nin vazîfelerine nisbeten çok daha ehemmiyyetlidir.
Peygamber Efendimizin (asm) “Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i din gönderir” meâlindeki
“دِينَهَا اِنَّ الله يَبْعَثُ لِهذِهِ الْاُمَّةِ عَلى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا”
Hadîs-i Şerîfi’nin sırrına mazhar olan, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Âhirzamandaki mehdîyet cereyânının Birinci Mehdî’si olarak İslâmiyyetin îmân, akîde sahasında tecdîd vazîfesiyle tavzîf edilmiş bir müceddididir. Ulûm-i dîniyyenin menbaı olan Kurân, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ çerçevesinde kaleme aldığı, ekseriyet-i mutlaka ile ilhâma mazhar olduğu eserleri de; esâs îtibâriyle mehdîyet cereyânının diğer mümessillerine bir program olarak hazırlanmıştır.
O kudsî cereyânın mümessillerinden İkinci Mehdî ise; Âlem-i İslâmı zülumâttan nûra çıkaracak ve Âlem-i İslâm’ın ittihâdını temîn ederek şeâir-i İslâmiyyeyi ve ahkâm-ı Kurâniyeyi bütün Âlem-i İslâm’da tatbîk edecek olan zâttır. Hâkimiyet devresi takrîben 40 sene sürecek olan bu İkinci Mehdî’nin hâkimiyetinin son zamanlarında Hz. Îsâ (as) nüzûl edecektir. İşte şu şerhini yapacağımız “Münâzarât” isimli eser, İkinci Mehdî devrinde gerçekleşecek şûrâ-yı şerî sistemini, zuhûrundan bir asır önceki şartlarda yaşayan insanlara anlatmaktadır.
O cereyânın üçüncü mümessili olan Üçüncü Mehdî ise; Hz. Îsâ (as) ile birleşerek ve Kurân’a tâbi olan Âlem-i Nasrâniyyeti de arkasına alarak ahkâm-ı Kurâniyeyi ve şeâir-i İslâmiyeyi bütün dünyâya hâkim edecektir. Bu zâtın hâkimiyeti de takrîben 40 senedir (age).
Ümmetin içine düşürüldüğü perîşanlığı Allah’ın izniyle ortadan kaldıracak olan bu mehdîyet cereyânının mümessili olan üç zâta da “Mehdî” denir. Yalnız, “Mehdî-yi Âhirzaman” denildiği vakit, İkinci Mehdî kasdedilmektedir. Zâten “Münâzarât” isimli eserin asıl muhâtabı da bu İkinci Mehdî ve nûrânî cemaatidir. Eserin ders verildiği Kürt aşîretleri ve o günkü Osmanlı Devleti zâhirî muhâtaptır; Birinci Mehdî’nin tecdîd-i îmân vazîfesi gören eserleri ve ciddî okuyucuları ise işârî muhâtaptır.
İkinci ve Üçüncü Mehdî’nin yapacağı vazîfeler her ne kadar efkâr-ı umûmiyyede daha şa’şaalı ve büyük görülüyorsa da, hakîkat noktasında Birinci Mehdî’nin yaptığı îmân vazîfesi daha kıymetli ve ehemmiyetlidir.
İşte o kıymetli ve ehemmiyetli vazîfeyi bihakkın yerine getiren Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde dâimâ sevâd-ı âzama ittibâın lâzım olduğunu ve istikàmetin ancak Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Mezhebini rehber kılmakla mümkün olacağını beyân buyurmuştur. Ve bu hakîkati şu “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kurân-ı Mu’cizü’l-Beyânın muhkemat kal’asına gir ve Sünnet-i Seniyyeyi rehber yap, selâmeti bul.” vecîz cümlesiyle ifâde ederek okuyanları dâimâ hakka ve hakîkata irşâd etmiştir.
Fakat, Milâdî 20. asırda insanlığın ve bilhassa Müslümanların mâruz bırakıldığı dehşetli din tahribâtı sebebiyle zihinler İslâm’ın esaslarına yabancı kaldığı için, bu zâtın eserleri de, dünyevî efkârın te’siri ile yorumlanarak murâd edilen mânâ-yı maksûdun dışında rûh-u şerîattan uzak olarak anlaşılmaya başlanmıştır.
Kitap ve Sünnet kaynak gösterilerek o eserleri açıklamak gerekirken, felsefenin tasallutu ile bulanan zihinler tarafından yanlış yorumlandığından, bilhassa Risâle-i Nûr’un hayât-ı içtimâiye-i İslâmiye’ye dâir kısımları, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin akîde ve ameldeki esâsâtına muhâlif bir şekilde anlaşılmıştır. Bu eserlerin bâ’zı okuyucuları arasında da bu yanlış efkâr devâm ettirilmektedir. Üstâd’ın en çok yanlış anlaşılan eserlerinden birisi de, “Eski Said” devresinde kaleme aldığı “Münâzarât”tır.
Te’lifinden yıllar sonra bu eserine bakan Bediüzzaman Hazretlerinin şu mektûbu, Münâzarât’ın şerhine duyulan ihtiyâca güzel bir örnektir.
Üstâd bu eseri için diyor ki: “ِِا سْمِهِ سُبْحَانَهُ “Te’lifinden otuz dört sene sonra, Münâzarât nâmındaki esere baktım. Gördüm ki, Eski Saidin o zamandaki inkılâptan ve o muhitten ve te’sirât-ı hâriciyeden neşet eden bir hâlet-i rûhiyeyle yazdığı bu gibi eserlerinde hatîat var. O kusurât ve hatîatımdan bütün kuvvetimle istiğfar ediyorum ve o hatîattan nedâmet ediyorum. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden niyâzım odur ki, ehl-i îmânın meyûsiyetlerini izâle niyetiyle ettiği hatîat hüsn-ü niyetine bağışlansın, affedilsin.
“Eski Saidin bu gibi eserlerinde iki esâs-ı mühim hükmediyor. O iki esâsın hakîkatleri vardır. Fakat ehl-i velâyetin keşfiyâtı te’vilâta ve rüyâ-yı sâdıkanın te’vile muhtaç oldukları gibi, o hiss-i kablelvukùun dahi, daha ince tâbirlere lüzûmu varken; Eski Saidin o hiss-i kablelvukuyla hissettiği ve iki hakîkatin te’vilsiz, tâbirsiz bir sûrette beyânı, kısmen kusurlu ve kısmen hilâf görünüyor.
“Birinci esas: Ehl-i îmânın me’yusiyetine karşı, ‘İstikbâlde bir nûr var’ diye müjde verdiğidir. Bir hiss-i kablelvukuyla Risâle-i Nûrun istikbâlde, dehşetli bir zamanda çok ehl-i îmânın îmânlarını takviye edip kurtarmasını hissedip o adese ile Hürriyet inkılâbındaki siyâset dâirelerine bakmış. Tâbirsiz, te’vilsiz tatbîke çalışmış; siyâset ve kuvvet ve kemmiyet noktasında zannetmiş. Doğru hissetmiş, fakat tam doğru diyememiş.
“İkinci esas: Eski Said, bâzı dâhî siyâsî insanlar ve hârika ediplerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdâdı hissedip ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvukù tâbir ve te’vile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zayıf ve ismî bir istibdat görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdatların zayıf bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyân etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hatâ...
“İşte Eski Said de, eski zamanda böyle acip bir istibdâdı hissetmiş. Bâzı âsârında, ona hücumla beyânâtı var. O müthiş istibdâdât-ı acîbeye karşı meşrûta-i meşrûayı bir vâsıta-i necat görüyordu. Ve hürriyet-i şeriye, Kurânın ahkâmı dâiresindeki meşveretle o müthiş musîbeti def eder diye düşünüp öylece çalışmış.
“Evet, zaman gösterdi ki, hürriyetperver nâmını alan bir devletin, o istikbâlde gelen istibdâdın bir nümûnesi olarak, üç yüz müstebit memurlarıyla, üç yüz milyon Hindistanı, üç yüz seneden beri, üç yüz adam gibi kolay bağlayıp deprenmeyecek derecede istibdat altına alarak, eşedd-i zulmü âzamî bir derecede, yâni birisinin hatâsıyla binler adamı tecziye etmek olan kànûn-u üstebidânesine inzibat ve adâlet nâmını vermiş; dünyâyı aldatmış, ateşe vermiş.
“Münâzarât nâmındaki eserde, bâzı lâtîfe sûretinde bâzı kayıtlar, hâşiyecikler bulunur. O eski zaman te’lifinde zarifüt-tab talebelerine bir mülâtafe nevindendir. Çünkü onlar, o dağlarda berâberindeydiler. Onlara ders sûretinde beyân ediyormuş. Hem bu Münâzarât risâlesinin rûhu ve esâsı hükmünde olan hâtimesindeki Medresetüz-Zehrâ hakîkatı ise, istikbâlde çıkacak olan Risâle-i Nûra bir beşik, bir zemin izhâr etmek idi ki, bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevk olunuyordu. Bir hiss-i kablelvukuyla o nûrânî hakîkati bir maddî sûrette arıyordu. Sonra o hakîkatin maddî ciheti dahi vücûda gelmeye başladı.
“Sultan Reşad, 19 bin altın lirayı Vanda temeli atılan o Medresetüz-Zehrâ’ya verdi, temel atıldı. Fakat sâbık Harb-i Umumî çıktı, geri kaldı.”
Tahşiye Yayınları